31 Aralık 2010 Cuma

Mutlu Yıllar!

Size bir soru, Ekin soruyor : " Günler gün gün geçiyor, peki yeni yıl geliyor diye neden mutlu olunuyor, neden mutlu olmamız gerekiyor?"

Hadi bakalım, yanıtlayın :)))


Yeni yılınız bu ağaç kadar neşeli, (ağaç fikri şurdan)



Bu rengarenk resim kadar renkli,


Bu kolaj kadar sade ( bir ev ve bir ağaç, hayatımız bundan ibaret olsa keşke),



Bu karınca resmi kadar fantastik olsun :)




Olsun mu? Olsun :))
Hepimize mutlu yıllar :)


Not: Resimlere hiçbir katkım olmamıştır, ağaç için yeşil karton kesmek dışında :)))




27 Aralık 2010 Pazartesi

Gece, Rüzgar, Müzik ve Yalnızca Ben!

Hafta sonumuz çok hareketliydi. Cumartesi sabahı Maria Rita Epik Müzik Okulu'ndaki müzik dersimiz, öğlen Oyuncak Müzesi'ni ziyaret, Asil'le ve oğlu Poraz Ege'yle tanışma, öğleden sonra babayı da ayartıp (bıraksan haftanın 7 günü 24 saat çalışacak) aylak aylak gezip tozma, yeme içme, pazar günü çok eğlenceli bir çocuk tiyatrosu izleme, sonrasında Ekin'in arabada uyumasını fırsat bilip eşimle bir ritüel haline getirdiğimiz (arabada uyumayı seven bir çocuğunuz olunca mecburen) birer içecek (!) eşliğinde sohbetimiz... Hepsi güzeldi hoştu da cumartesi gecesi "yalnız başıma" gittiğim açıkhava konseri benim için en kayda değer anı oldu diyebilirim :)

Günün yorgunluğuyla 19.00 gibi uykusu gelen kızım (zaten geç yatmaz akşam 20.30 civarı uyku saatidir) 19.30'da ille de araba koltuğumda uyuyacağım diye tutturunca, son anda öğrendiğim ve ailecek gideriz, Ekin de uyuyunca baston arabasında uyur (her ihtimale karşı bu gibi durumlar için arabada bulunduruyoruz, uykucu bir çocuğunuz olunca şart!) diye planladığım Grup Gündoğarken konseri'ne gidememe ihtimalimiz oluştu. Veeee anne delirdi! "Heeyt, bir konsere bile gidemeyecek miyim ben!" diye hönkürdüm ve arabadan inip "Ben konser dinleyeceğim arkadaş, yetti beaaa!" dedim :) Tabana kuvvet Alsancak İskelesi'ne yürüdüm de yürüdüm. Oh be, Kordon'da yalnız başıma yürümeyeli yıllar olmuş! Yürüdükçe gevşedim, yürüdükçe çözüldüm, bir de baktım yüzümde Alice Harikalar Diyarında'ki Cheshire Kedisi gibi kocaman bir sırıtmayla yürümeye başlamışım :)))

Bu arada Ekin çoktan arabada sızmış :) Eşim beni arayıp "Bak bakalım ortam nasıl?" diye sordu. Nasıl olacak miss gibi :) Hava ılık ama acayip rüzgarlı, iskelenin önünde açık alanda insanlar çimlere oturmuş, ellerinde biralar, konseri bekliyorlar. Sahnenin önüne de oturma düzeni yapmışlar. Bir ara arabayı yol kenarına park edip arabanın önünden ayrılmadan (malum içinde Ekin hanım var ) dinleyelim konseri dedik. Eşim "Sen git dinle ben arabada bekleyeyim" dedi. Allah'ım bir konser için ne çok alternatif üretmek zorunda kalmışız :))) En sonunda "Hadi siz gidin" dedim ben. Ekin nasılsa uyumuş, uyansa da bana ihtiyaç duymaz, babası da arabada bekleyip eziyet çekmemiş olur. Ben de kimseyi düşünmek zorunda kalmadan konserimi dinler, eve giderim.

Kimin konser verdiğinin bile bu noktadan sonra önemini yitirdiği, dışarıda, yalnız hem de bir zamanlar keyifle dinlediğim bir grubu dinleyecek olmamın verdiği heyecanla müthiş bir gece yaşadım. Hiçbir şeyi kaydetmedim. Sadece eşlik ettim, yüksek sesle şarkı söyledim, deli gibi alkışladım, mest oldum :) Sadece kendimle, içimdeki özgürlük duygusuyla, açık havada rüzgarın eşliğinde ve en sevdiğim şeyle, müzikle birlikteydim. Ben, içimdeki "aç ben"i hissettim! 4 yılın acısını çıkarırcasına konserden en çok keyif alan kişi olduğumu rahatlıkla iddia edebilirim :) (yanımda oturan müzisyen konser arkadaşım da aynı kanıdaydı :) )

İlhan Şeşen'siz Grup Gündoğarken'de Burhan Şeşen'in o güzel sesini dinledim. Gürol Ağırbaş'ın üzerinde montu, oturarak bas gitar çalışına güldüm. Ah eskiden ne çok dinlerdim dediğim şarkılara eşlik ettim. Eve dönerken Kordon'da yürüyüş yaptım, sokaklar insanlarla doluydu. Tek başıma eve döndüm. Ah, cumartesi gecesi benim gecemdi! Sadece benim...

24 Aralık 2010 Cuma

Seninki Kaç Santim?

(Arka plan rengim siyah olduğu için "seninki kaç santim" logosu görünmedi. Ben de bu karikatürü koydum)

İnsanoğlu her zamanki gibi dünyadaki herşeyi bozmaya ve yok etmeye devam ediyor :( Bu gidişi durdurmaya çalışan bir avuç insan da olsa, her bir çaba çok değerli. Ne hava kaldı, ne toprak, şimdi de denizlerdeki yaşam tehlike altında. Çok geç olmadan harekete geçmeli ve yavru balıkların avlanması ve satılmasını engellemeliyiz. Yoksa denizlerdeki yaşam sona erecek.

Küçük balık yoksa büyük balık da yok! Siz de kampanyaya destek verin, bir balık büyütün. Ben de kendi balığımı büyütmeye başladım bile :)

Seninki kaç santim? - Greenpeace:

"BOYUT ÖNEMLİDİR!

Denizleri hala sonsuz bereket kaynağı olarak görüyorsanız çok yanılıyorsunuz.

Böyle devam ederse dünyadaki balık stokları 2050’de tükenecek. Büyük balıkların %90’ı çoktan yakalandı. Toplam balık stoklarının %60’ı çoktan bitti. Balıkların bittiği gün deniz yaşamı da bitecek.

Oysa hala zaman var. Büyük balıkların yüzde 10’u hala hayatta, balıkların yüzde 40’ı hala denizlerdeki ekosistemi beslemeye devam ediyor. Bugün yavru balık avını durdurabilirsek yarın herşeyi düzeltebiliriz.

Eyleme katılın! Tarım Bakanlığı’ndan yavru balık satışını engellemesini ve yasal balık boylarını düzenlemesini isteyin. Denizlerden vazgeçmeyin! "


Not: Fikir Sahibi Damakları takip ediyorsanız bilirsiniz, Defne Koryürek bu konuda sürekli yazıyor.

23 Aralık 2010 Perşembe

Emzirme Reformu Sobesi


Emzirme Reformu'nu duymayanınız kalmamıştır sanırım. Ben de haziran ayında yazdığım bir yazıyla reformu desteklemiş ve duyurmuştum. Şimdi bir "Emzirme Reformu Sobesi" başladı.

Blogcu annenin yazısında;

"Blogları olanlar, lütfen bu soruları yanıtlayıp, sobeleyebildiğiniz kadar çok blogcuyu sobeleyerek yayılmasını sağlayın. Yazılarınızın linkini bilgi@emzirmereformu.com adresine gönderin.
Blogları olmayan ancak bu kampanyana destek olmak isteyenler ise bu soruları
Emzirme Reformu’nun Facebook sayfasındaki tartışma bölümünde yanıtlayabilir, kendi Facebook profillerinde paylaşabilir, ya da veri tabanına kaydedebilmemiz açısından soruların yanıtlarını bilgi@emzirmereformu.com adresine gönderebilirler."

şeklinde bir açıklama var. Benim de bir katkım olsun istedim, sobelenmeyi beklemeden hemen yanıtladım soruları :)


1. Türkiye'de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç?

Öğrenmeden önce cevabım %30-35 olurdu. Ama gerçek %1,3!

(Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı yüzde 1,3. (Kaynak UNICEF Türkiye). Annelerin yüzde 98'i doğumdan sonra emzirmeye başlıyor, fakat ilk iki aydan sonra genel emzirme sorunları veya işe başladıklarında yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle emzirmeyi ve anne sütüyle beslemeyi sonlandırabiliyorlar.)

2. Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz? ,

Ben kızımı 31 ay emzirdim. İlk 6 ay su dahil hiçbir ek gıda vermeden sadece anne sütü, sonrasında ek gıda ve anne sütü. Mama hiç kullanmadım. Sütümü hiç sağmadım, biberonu su içme dışında hiç kullanmadı, emzik de vermedim. 7/24 kızımın hizmetindeydi memeler :) İkinci kez anne olursam yeniden en az 31 ay emziririm.

3. Kaç ay doğum izni kullandınız?

Doğumdan sonra kendi işimizi yapıyor olmamızın avantajıyla evde olmayı ve kızımla birebir ilgilenmeyi tercih ettim. 4 yılı tamamladık bu şekilde :)

4. Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?

3. soruda yanıtlamış oldum bu soruyu...

5. Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?

Çok şükür bu meselelerle uğraşmak zorunda olmadım. Yeni anne olup da uğraşmak zorunda kalan kadınların Allah yardımcısı olsun. Umarım bu konuda gelecek nesiller zorluk ve baskıyla karşılaşmak zorunda kalmayacaklar.

6. Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?

Ekin sık emmek isteyen bir bebekti ve memede uyumayı tercih ederdi. Bu nedenlerle dışarıda emzirmişliğim çoktur. Herhangi bir sıkıntı yaşamadım 31 aylık emzirme sürecinde. Plajda, lokantada her yerde emzirdim. Bebeğimin ve benim rahat edemeyeceğimiz yerlerde arabamızda emzirmeyi tercih ettim.

7. Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?

İlk zamanlar emzirirken memelerim yara olmuştu ve emzirmek çok acı veriyordu. Kendi kendimi telkin ederek emzirmeye devam ettim. Herhangi bir dış destek almadım.

8. Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan "sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?

Sütü çok bol olan şanslı annelerdendim. O nedenle "sütün yetmiyor" cümlesini hiç duymadım. Tam tersi 1 saat bile emzirmesem, dolup taşıyordu sütlerim. Ama tahmin edebileceğiniz gibi en çok duyduğum "yeter artık emzirdiğin" , "daha ne kadar emzireceksin" türünde cümlelerdi. Hatta aile büyüklerimizden "bu çocuk seni sömürüyor", "(2,5 yaşında) hala sütün var mı ki niye emziriyorsun" ya da "bu yaştan sonra sütün yaramaz ki" türünde eleştirileri çok duymuşluğum vardır :)) Ama yılmadım, ben ve kızım ne kadar süre istediysek, o kadar emzirdim.

9. Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?

Emzirme Reformu'nu biliyorum, daha önce blogumda bu konuda birşeyler yazmıştım. "Sağlıklı ve mutlu bebekler için sağlıklı ve mutlu anneler gerekli" demiştim o zaman, reform sayesinde anneler çalışıyor olsun olmasın bebeklerini rahatça emzirebilecekleri koşullara kavuşacaklar. Buna inanıyorum. Annelerin haklarını bilmeleri önemli ama yeterli değil, toplum olarak bu konunun bilinmesi ve ihtiyaç duyulan düzenlemelerin yapılması gerekli.

10. Emzirme Reformu'nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için
http://emzirmereformu.com/ adresindeki formu doldurmanız yeterli.


En başından beri destekliyorum...




Anne adaylarını "kötü doğum hikayeleriyle", emzirmeye çalışan anneleri "sütün yetmez, yetmiyor, mama ver, çok emzirdin, az emzirdin" diye boğmayalım lütfen. Anneler ne kadar rahat olursa bebekleri de o kadar rahat oluyor. Bu gerçeği göz ardı etmeyelim...

17 Aralık 2010 Cuma

Kes-Yapıştır Etkinlikleri

Bir ara Ekin bu kitaba takmıştı : "Minik Eller-Keselim Yapıştıralım". Ha bire kesip yapıştırıyorduk :) Kitaptan yaptıklarımızın bazıları :

Yeni yıl geliyor ya, yeni yıl ağacı süslemesi :)


Parçaları kesip zürafa oluşturma...


Ay ve yıldızlardan mobil (mükemmel şekilde kesme isteği nedeniyle yıldızları bana kestirdi)...


Deniz canlıları...


Yumurta şeklindeki çerçeveye civciv resmi...


Kitap ayracı (yapmayı en sevdiği şey, benim için yaptığı çeşit çeşit kendi tasarımı kitap ayraçları var)


Ormanda bir geyik...


Yine parçalardan oluşan arı...


Mantar çatılı ev...


Bu da kesince simetrik yüz olması gereken "şey"...


Simetriğini Ekin tamamladı, biraz acayip ama kızımın canlı renkleriyle neşeli bir yüz oldu :) Zaten kocaman gülümsemesi de var :))



15 Aralık 2010 Çarşamba

İzmir'de (bile) Kar :)

Geçen hafta 24 dereceleri bulan , cumartesi birden 3-4 derecelere düşen sıcaklıktan sonra "İzmir'in yüksek yerlerine kar yağdı" haberlerini duyunca yine de şaşırdım. Geçen sene kar diye tutturan Ekin, bunu duyunca sevinçten çıldırdı tabi :)

Eşim, Ekin karı görsün ve karla oynasın diye pazar günü Çiçekliköy'e gidelim, dedi. Pazar sabahı Ekin gözünü açar açmaz gülümsedi ve ilk sözcüğü "kar!" oldu :)))

Yolda yine de kar olup olmadığından emin değildik. Ne de olsa İzmir'deyiz, sabaha kar kalmamış olabilirdi :) Fakat Çiçekliköy'e yaklaştıkça her yerin karla kaplı olduğunu gördük ve sevinç çığlıkları attık!




Hayranlıkla kara bakıyor kızım :)







Daha önce yapılmış bir kardan adamla poz verdik. Zaten her yere kardan adam yapmışlar, hazıra konduk :)


Ekin deli gibi koşup oynadı karda... Sevinci görülmeye değerdi. Bıraksak elleri ayakları buz kesene kadar oynayacaktı :)

Karda ayak izleri...


Ekin çok ısrar edince minicik bir kardan adam yaptık beraber.


Minicik kardan adamla poz :)))


Elbette kartopu savaşı yaptık!


Soğuğa rağmen biz de Ekin kadar eğlendik :)


Erken saatte ve soğuk havada o kadar çok insan vardı ki ortalıkta, kara hasret İzmir insanını evlerinden pazar sabahı, soğuk havada, erkenden sadece kar çıkarabilirdi sanırım :)) Çiçekliköy yolunda arabalar konvoy olmuştu, yol kenarında karla oynayan, kardanadam yapan çok sayıda insan vardı.


Ekin için de bizim için de çok eğlenceli bir gündü. Tabi ne de olsa kar bize eğlence, ama karın zorluklarını yaşayanlar için hiç eğlenceli olmasa gerek...

11 Aralık 2010 Cumartesi

Aç-Kapa Oyunu

Evde bulunan kapaklı, fermuarlı, geçmeli, çevirmeli :) kutu, kavanoz ve benzeri eşyaları toplayıp aç-kapa oyunu için sepet oluşturdum. Ekin sırayla açıp kapadı :)) Günlük hayatta karşılaştığı tüm açıp kapama işleri için iyi bir pratik yapma imkanı sağlıyor bu oyun.











10 Aralık 2010 Cuma

Çekiç Oyunu

Ekin'in çok sevdiği çekiç oyunu. Bir mantar taban, çekiç, geometrik şekiller ve raptiyelerden oluşuyor. Gerisi kendisine kalmış :))










8 Aralık 2010 Çarşamba

Misss Gibi Orman Havası! (bölüm-2)

Bir gün önce İzmir'deki sıcak havaya inat, soğuk, serin ve kapalı bir hava vardı o gün. Bir ara hafif yağmur da yağdı. Tam orman yürüyüşü havasıydı bence...


Hava yağışlı olacak diye giydik yağmur çizmelerimizi, başladık doğa keşfimize...



Kestaneler, meşe palamutları, mantarlar, incelenecek çok şey var :)


Kestane ağaçlarıyla dolu dik bir patikada yürüdük. Ekin önümde "tutma beni anne, ben çok güçlüyüm, ben çok iyi bir dağ tırmanıcısıyım" diye diye tırmandı yamacı.


Doğanın sonbahar renkleri...


Kestaneler...








Fotoğrafını çeken babasının fotoğrafını çeken Ekin :)








Arada arkamızı dönüp baktığımızda gördüğümüz manzara...












Her çıkışın bir inişi var :) Çıkarken çok güçlü olan Ekin, inerken baba kucağını tercih etti :)))



Ruhumuza çok iyi gelen kısa ama harika bir haftasonu tatiliydi. Orman keşfi Ekin'in çok hoşuna gitti. Ekin'in evimiz dışında kalmayı en çok sevdiği yerlerden birisi oldu burası. Dönmeden önce, pazar öğleden sonra bize katılan aile dostlarımızla uzun, kalabalık ve neşeli bir yemek yedik.

Yani...herşey güzeldi :)))